




“Suyun akışı, açmış çiçeklerin soluşları gibi doğanın derinlerinde barınan, karşı gelinmez güce rastlanıldığında insan evladı kadar fâni ve acınası bir varlık daha olmadığı anlaşılıyordu.” Cümlelerinin derinliğinde gerçek bir yaşam hikâyesinin izlerini taşıyan bir itiraf romanı… Yazar Tokio, bir yayınevinin yarı zamanlı çalışanı olarak olağan yaşamını sürdürürken hayatını raydan çıkaran bir duygu seline kapılır.
Hayranı ve aynı zamanda öğrencisi olan Yoshiko Yokoyama’ya duyduğu tutku, Tokio için günden güne içine sıkıştığı bir hapishaneye dönüşür.
Saplantılı bir tutkunun değiştirdiği hayatlara değil de sadece duyulan arzuya odaklanan Döşek, itiraflardan inkâra uzanan ve kontrolden çıkmaya her an hazır bir yaşamın kesitini tüm çarpıcılığıyla okura aktarıyor.
Japon edebiyatındaki “itiraf roman” türünün öncüsü kabul edilen Katai Tayama, kendi yaşamından derin izler sakladığı bu eseriyle hayatındaki kabullerin itirafını yaparken aslında gerçekle yüzleşmenin de imkânsız olduğunu katmanlı bir okuma şöleniyle sunuyor.

Öyküleriyle yanımızdan geçip giden, farkında olmadan gözden kaçırılan karakterlerin gerçek hikâyelerini anlatan yazar Esra Karaduman Okay, uzun zamandır beklenen yalınlıkta ve bir o kadar da çok katmanlı bir okuma sunan ilk kitapla okurlarıyla buluşuyor. Hayatı önemseyen ve yaşamda el yordamıyla kendine yol çizen ve bir yerden hep yaralı karakterleriyle, birbirine akraba öyküler yaratan yazarın, dil ve anlatımdaki ustalığı yer yer göze çarpan bilinç akışını kullanmadaki başarısı öyküleri bir solukta okunur kılarken, birçok noktada altı çizilecek aforizmalar taşıyor.
Tanıdığımızı sandıklarımıza yeniden bakmak, zihnin tüm yaşanmışlıkları nasıl bir akıl tutulmasına çevirebildiğini görmek için günümüzde yavaş yavaş sesi kesilen öykü anlatıcılığının bu yeni ve en güzel örneği, Esra Karaduman Okay’ın üretken kaleminden daha çok hikâye okuyacağımızın da mesajını veriyor.

Belli bir zamana ait olamayan, yerini yurdunu kendine çevirdiği aynayla bulmaya çalışan öykülerin, hayata dâhil ama ondan olabildiğince uzağa kaçmaya çalışan yüzü Ayna Ayna Söyleme Bana. Her öyküde yeni bir hayata sanki aynı ruhun, kendine beden arayan kayıp kimliği dile geliyor. Birbirine sımsıkı tutunan ama birbirleriyle karşılaştıklarında olabildiğince uzağa kaçmaya çalışan… Sımsıkı tutacakken aslında dokunacak kadar bile yaklaşmamış olduğunuzu hissettiriyor her biri. Esin Jale Kuzgun, yanından geçip gittiğimiz ve bazen dikkatle baktığımızı sandığımızda bile görmezden gelebildiğimiz hayatların arasında geziniyor. Bunu yaparken de okuru, zamanda ve mekanda tekinsiz bir yolculuğa çekiyor. Okur kaçtıkça aslında tüm bu hayatlara ne kadar ait olduğunu fark ettiğinde ise öykülerdeki başkarakterlerden biri oluveriyor. Yazarın yarattığı karakter öykünün son bulmasıyla tarihe karışırken Ayna Ayna Söyleme Bana’da hayatta kalmaya ve ona sımsıkı tutunmaya devam ediyorlar. Her karakter bir sokak arasından, birbirine eklemli öykülerin arasından bir anda çıkıp bir şeyler söylemeye devam ediyor. Yalın olduğu kadar derinlikli anlatımıyla farklı bir dünyaya ve kendine hem de bir aynayla bakmaya cesareti olanlara seslenen öyküler, zamanın bir yerinde hatta yanı başımızda olan bitenlere dair soluksuz okuma vadeden bir keşfin de başlangıcı. Üstelik devamı gelecek…

“Gittikçe daha da sıkılıyordum. Nihayetinde canımı almaya karar verdim. Bir akşam, etrafta kimsenin olmadığı bir vakit, kararlılıkla denize daldım. Ancak ayağımın güverteden ayrıldığı ve gemiyle bağlantım koptuğu an, hemen canımın kıymetini fark ettim. Kalbimin derinliklerinden keşke vazgeçseydim, diye düşündüm. Lakin çok geçti.”
Rüyalar âleminin derin karanlığına doğru yapılan fantastik bir yolculuk… On Gece Rüyası’ndaki her bir öykü kısa ama öz bir şekilde kendi bağımsızlığını ilan eder. Sayfaları çevirdikçe bir samurayın kılıcının parıltısından bir babanın günahının altında ezilişine, bir kadının ölüme yakın yakarışlarından bir annenin çaresizce yaşama ve umuda tutunma çabasına kadar insanı derinden etkileyen, efsunlu bir dünyaya adım atıyoruz.
Çağdaş Japon edebiyatına yön veren ve pek çok yazarı etkileyen Natsume Sōseki, bu eserinde kaleme aldığı on farklı öyküyü, büyülü atmosfer kurgusuyla birbirine sımsıkı bağlayarak okuruna sunuyor. Yazarın bir sihirbaz gibi parmaklarında oynattığı bu düşsel evren, gerçeklik algısını altüst ederken rüyanın ağırlığı, anlatımın sadeliğiyle âdeta uçucu bir hâl alıyor.